Share on facebook
Share on twitter
Share on email
Share on whatsapp

CUMHURİYET V PROPAGANDA

Yazar: Onur Gerey

 

GÜÇ NEDİR?

Siyasetten bahsederken “güç” deyince aklınıza ilk gelen “güçler ayrılığı ilkesi” olabilir. Yani yargı, yürütme ve yasamanın birbirlerinden bağımsız olması durumu. Güçler ayrılığı ilkesinin tarihi, Antik Yunan filozofu Aristoteles’e kadar uzanıyor. İnsanlık, şehir devletleriyle bilinen kadim çağlardan beri farklı devlet yapıları kurmuş ve göreceli olarak hep daha iyisini aramıştır. Bu yüzden, tıpkı “güç” gibi, “devlet” de birden fazla tanımı olan bir kavram. Güçler ayrılığı ilkesine göre devlet, 3 parçalı bir mekanizma tasarlar gibi, üç bağımsız kola ayrılır. Burada amaç gücü toplamak değildir. Aksine, bu sayede gücü, toplum içinde paylaştırmak suretiyle, dizginlemektir.

Güçler ayrılığının uzun bir tarihi, bu tarih içinde bir çok kırılma noktaları, devrimler, savaşlar var. Bu yazının konusu bunları kapsamıyor ve konu kesinlikle güçler ayrılığı ilkesi değil. Bu yazıda, güçler ayrılığı ilkesi yerine, dizginlenmemiş, sınırlanmamış güçten bahsedeceğiz. “Gücün formülünü” arayan düşünürlerin yardımıyla ve tarihsel bir bakış açısıyla, sınırsız güce ulaşmanın çeşitli yollarını inceleyeceğiz.

Weber’in Gücü

Çeşitli güç teorileri arasında en bilinenlerden biri Alman sosyolog Max Weber[1]’e ait. Weber’in “formülüne” göre; 1. geleneksel otorite – 2. karizmatik lider – 3. yasal/bürokratik olmak üzere güce doğru giden üç yol var. Geleneksel otorite, gerçek bağlamından koparılmış “sonsuz bir geçmişle” sağlanıyor. Atalarımız, ecdadımız, tarihimiz, inançlarımız vb. geçmişe dair her şey, bu yolda birer güç kaynağı. Bu güç kaynakları tarafından beslenecek lider, bu “sonsuz geçmişi” taşıyabilecek karizmaya sahip olmalı. Zira “sonsuz geçmiş”, gerçekte yaşanmış olanların ötesine geçer. Dolayısıyla, ikna edici, hatta baştan çıkarıcı bir karizma olmadan sonsuz bir geçmiş taşınamaz. Weber’in “formülü” bir adım daha öteye giderek, böyle bir gücün tek başına uygulanamayacağını gösteriyor. “Formülün” 3. elemanı, yani yasal ve bürokratik otorite, karizmatik lideri korumak için var. Her kahramanın bir zırhı olduğu gibi, karizmatik lider son olarak yargı ve bürokrasiden kendine bir zırh dövdüğünde, ondan güçlüsü kalmıyor. Weber, güç teorisini tam olarak böyle ifade etmese de, onun mirasını ele geçiren bir grup öfkeli Alman, “formülün” her üç elemanını da aşırı uçlara taşıyarak Üçüncü Reich[2] rejimini kuruyor. Buradan da anlaşılacağı üzere, Weber’in teorisi çarpıtıldığında, diktatörlük yaratmak üzere, güçler ayrılığı ilkesini aşmanın formülüne ulaşılıyor (Trufelli & Zambernardi, 2021).

Foucault’nun Gücü

İyi de, güçler ayrılığı ilkesi aşılamazsa ne olur? Sonuçta her toplum 1930’ların Almanya’sına benzemez. O zaman, toplumları ve hatta işlevsel bir devleti olmayanları bile idare eden sisteme yönelmek gerekir: Kültür! Fransız düşünür Michelle Foucault[3], gücün sadece siyaset alanında olmadığını, tüm insan ilişkilerinde ve toplumsal yaşamın her alanında “güç ilişkileri” ortaya çıktığını söyler. Ona göre, cinsellik, din, bilim, sanat vb. her alanda güç ilişkileri vardır. Bu yüzden güce giden yol, sadece siyasi bir organizasyon olan devlete muhtaç değildir. Toplumun anlamlandırma ve düşünme biçimi olan kültür, Foucault’nun “formülünde” güce giden ana yoldur.

Foucault açısından bakarsak; “bilgi güçtür” ama bilginin toplum nezdinde muteber olması için bu bilgi üzerine söylemler üretmeniz gerekir. Burada “söylem” ile kastedilen herhangi bir ifade biçimi veya mecra olabilir. Bir şarkı, bir slogan, bir resim, bir konuşma, bir video, bir internet sitesi, bir etkinlik gibi… Örneğin, “sigara sağlığa zararlıdır” bilgisi bilimsel olarak kanıtlansa da bu bilimsel bilgi tek başına yeterli değil. Onu desteklemek ve toplumun çeşitli kesimlerine ulaştırmak için “sigara ağır ve acılı bir ölüme sebep olur” diyoruz, korkunç videolar ve resimler üretiyoruz, ana-akım mecralarda sansür uyguluyoruz, hatta yerine göre günah ya da ayıp sayarak dini bilgi ve ahlaki birikimden destek alıyoruz. Bu sayede sigara üretimi ve tüketimi üzerinde baskı oluşturan bir güç yaratıyoruz.

Söylem gibi bilginin de çeşitleri var. Mesela, bir siyasi konuşma metni dini (teolojik) bilgiye dayandırılabilir. Weber’in teorisinde olduğu gibi, geleneksel bilgiye ve özlem duyulan bir geçmişe dayandırılabilir. Sosyokültürel koşullar çerçevesinde, yer, zaman ve kültüre göre değişen örnekler çoğaltılabilir ama “formül” sabittir: “bilgi + söylem = güç”.

Gramsci’nin Gücü

İtalyan düşünür ve siyasetçi Antonio Grasmci[4], bu yazıda ismi geçen Marx, Weber, Foucault gibi uzun ömrü veya kariyerinde onlar gibi Batı dünyasının en iyi üniversiteleri olan bir isim değil. Üniversite öğrenciliği sırasında İtalya Komünist Partisi’ne katılıyor. Okulu bırakıp İtalya’nın önde gelen komünistlerinden biri haline gelince, Diktatör Mussolini tarafından “düşünce suçlusu” olarak hapse atılıyor. Hastalanınca salınıyor ama hastalıktan kurtulamıyor. Geriye bıraktığı en önemli eseri ise siyaset ve Marksizm üzerine hapishanede yazdığı notları.

Gramsci’nin döneminde Marksist-Leninist çevrelerde hakim düşünce, bir ekonomi devrimi olması gerektiğidir. Yani; üretimin ve sermaye yönetiminin, zengin azınlıktan alınıp “asıl üretici” olan işçilerin (dolayısıyla partinin) yetkisine geçmesiyle devrimin gerçekleşeceği düşünülüyordu. Gramsci ise yalnızca ekonomide devrimin yeterli olmadığını, ekonomi-kültür-siyaset arasındaki ilişkinin radikal bir dönüşüme uğramasıyla kapsamlı bir devrim olabileceğini düşünüyordu. Bahsettiği dönüşüme (kendi deyimiyle “catharsis”)[5], bir devletin tarım, sanayi, işgücü, askeri gücü gibi sadece altyapısının el değiştirmesi değil, aynı zamanda siyaset, eğitim, medya, din, hukuk, sanat gibi “üstyapı unsurları” da dahil olmalıydı (Baldacchino, 2011). Kısacası; ekonomik devrim ve kültürel devrim beraber olmadan devrim olmuş sayılmaz diyordu.

“Devrim”, gücün el değiştirme anı ve Marksizm’in iktidar olma hedefidir. Ama Gramsci’ye göre “devrim”, gücün el değiştirme anından ziyade “bir dönüşüm sürecidir”. Rusya’da veya Küba’da olduğu gibi, silah ve kaba kuvvet kullanarak yapılacak bir devrim, bir ele geçirme harekatı olacaktır. Bu şekilde iktidar sağlamak mümkündür. Ancak, iktidarı sürdürmek ve muktedir olmak, sadece kaba kuvvetle mümkün değildir. Muktedir olmak için, toplumun farklı kesimlerinden rıza alarak onları birleştiren güç olmak gerekir. Toplumun farklı kesimlerini bir arada tutan bir kültürel yapı olduğuna göre, muktedir olmak demek, kültür devrimi gerçekleştirerek fikirde ve düşüncede entelektüel üstünlük kurmak demektir. Bir başka deyişle, bayrak dikebilir, güç gösterisi yapabilir, dev binalar ve anıtlar inşa edebilirsiniz. Bu sadece iktidar mertebesidir. Zira iktidar, görüntü ve algıdır. Muktedir ise bilinçaltıdır, düşüncede ve hayalde baskın olandır.

1900’lü yılların başlarında, Mustafa Kemal ile aynı zamanda yaşamış ve 46 yaşında ölmüş bir 20. Yüzyıl insanı olarak, bırakın interneti, Antonio Gramsci televizyonu bile göremedi. Onun yaşadığı dünyada, bir ülkeden başka bir ülkeye seyahat genelde savaşlarla veya göçlerle oluyordu. Haliyle, Gramsci’nin küresel medya, sosyal medyada örgütlenmek, uluslararası sivil toplum gibi modern olgulardan haberi pek olmadı.

Gramsci için Batı dünyasında sivil toplum, muktedir olan burjuva sınıfının propagandasını yapıyor, sömürülen sınıfların burjuva adına rızasını alıyor, onları pasifize etmeye yarıyordu. Sivil toplumun devletle bağı güçlüydü. Din, sanat, bilim, siyaset, sivil toplum burjuvanın elindeydi ve sömürülen işçiler, dünya genelinde sömürge halklar bunlarla ilgilencek güçte değildi. Sivil toplum, sömürüyü gizlemenin bir aracı olduğu için, asıl devrimci mücadele sivil toplum alanında olmalıydı. Ekonomiden ziyade sivil toplumun ele geçirilmesi yoluyla entelektüel üstünlük için adım atılabilirdi.

Hatta Gramsci’ye göre devrimin Rusya’da olup, Batı Avrupa’da olmamasının sebebi de sivil toplum yapısıyla ilgiliydi: Batı’da kapitalist burjuva hegemonyası altındaki sivil toplum yapısı, burjuvaya yönelik tehditlere karşı devletlerden bile daha sağlam duruyordu. Rusya’da ise devlet her şeydi ve sivil toplum sadece göstermelikti. Burjuva hegemonyası, Batı’ya kıyasla Rusya’da zayıf olduğu için sosyalist devrim mümkün oldu. Demokrasinin olmadığı koşullarda kaba kuvvetle iktidara gelmiş olsa da, Bolşevik Devrimi yeni bir Sovyet kültürü yarattı ve sonuçta yeni bir sınıf Rusya’da muktedir oldu (Maglaras, 2013).

Batı’da ise dönüşen bir sivil toplum, çalışan nüfusu bir araya getirebilir, sınıflararası ittifakları mümkün kılabilir ve burjuvaya karşı kendisi muktedir olabilirdi. Lakin, böyle bir sivil toplumu yaratmak için aynı zamanda yeni bir kültür yaratmak gerekliydi. Bu yüzden Gramsci, siyasette yalnızca ekonominin belirleyici olduğu düşüncesini kabul etmedi. Onun için, kültür ve sivil toplum alanları sınıf ve güç mücadelesinin asıl merkeziydi (Maglaras, 2013).

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

 

Şimdiye kadar bahsettiğimiz “güç teorilerini” bir de yakından tanıdığımız, ilgiyle takip ettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti örneğinde inceleyelim. Bunu yaparken, “I. Cumhuriyet” ve “Yeni Türkiye” olmak üzere, tarihimizi iki döneme ayıracağız. Her iki dönemde de gücü oluşturmakta nasıl söylemler kullanıldığını, nasıl icraatlar yapıldığını örneklendireceğiz. Yukarıda bahsedilen güç teorilerine göre bu örnekleri seçeceğiz.

Birinci Cumhuriyet

Bu yazının konusu cumhuriyet ve inkılap tarihi değil ama bu bölümde ara sıra lise tarih dersine dönmeniz gerekebilir. Malum, cumhuriyetin kurucu kadrosu savaşçı bir kadro. Çoğunlukla Osmanlı ordusunda yetişmiş ve uzun savaş yıllarına denk gelmiş askerlerden oluşan bu kadro, Kurtuluş Savaşı sonrası yeni bir devlet ve yeni bir güç odağı oluşturmak zorundaydı.

Cumhuriyetin ilk yılları Weber ve Gramsci’nin dönemlerine denk geliyor ama Michelle  Foucault henüz yeni doğmuş. Weber’in güç teorisi açısından bakarsak,  bu dönemin karizmatik lideri belli: Mustafa Kemal Atatürk. Savaş meydanlarında geçen yılları, zaferleri, konuşmaları, yazıları, dans etmesi, yemek yemesi… Her şeyiyle göz önünde olan, günümüzün megastarları gibi bir hayranlıkla takip edilen “Ulu Önder”.

Mustafa Kemal önderliğinde 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, devam eden işgal ve direniş sırasında askeri yetkiyi Osmanlı Hanedanlığı’nın elinden aldı. Hem işgale karşı askeri direnişi hem de Sevr Antlaşması’na karşı diplomatik direnişi devam ettiren TBMM, 1921 Londra Konferansı’na davet edildi. TBMM, Sevr Antlaşması’na karşı Misak-ı Milli’yi koyunca konferanstan sonuç çıkmadı ama TBMM masaya oturduğu için uluslararası tanınmış oldu. Bu durum, yeni güç odağına ilk yasal ve bürokratik yetkiyi verdi. Aynı dönemde TBMM yurtdışında tanınmasının yanında, yurtiçinde de TBMM hainleri, casusları, işbirlikçileri, isyancıları, düzenli orduya teslim olmayanları idamla yargılamak için İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Düzen ve otorite sağlamak, silahlı gücünü meşrulaştırmak için yasal ve bürokratik yetkisini böyle yarattı.

Weber’in teorisine göre güçlü lider ve yasal meşruluk şartları sağlanmıştı. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan ve cumhuriyet ilan edildikten sonra, ilerleyen yıllarda yeni devletin tarihini yazmak adına Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kuruldu. Aslında, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadan önce Türkçülük akımı başlamıştı ama yarım kalmıştı. Bu akım, Namık Kemal ve Ziya Gökalp gibi düşünürler sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’ne taşındı. Böylece Weber’in güç teorisinin üçüncü elemanı olan “sonsuz geçmiş” de belirlenmiş oldu: Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk tarihi.

Michelle Foucault her ne kadar o sıralarda kundakta bebek olsa da, profesör olduktan sonra söylediği şeyler tam olarak bu yıllar için de geçerli. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hızla kurumsallaşmaya gidilmesi (TDK, TTK, THK, İş Bankası vb.) bilimsel bilginin esas alındığını gösteriyor. Hayatta kalmak için rasyonal düşünmek zorunda olan bir kadrodan da bu beklenirdi. Çocuklara okullarda öğretilir; bilim birikerek ilerler. Yani bilim, kurumsallaşma olmazsa ve nesilden nesile aktarılmazsa fazla ilerleyemez. Nitekim Osmanlı, bilimsel kurumları hayata geçirmekte geç kalınca askeri teknolojide de geri kaldı ve çöktü. Cumhuriyete gelindiğinde ise bilimsel bilgiyi bizzat “Ulu Önder” söyleme dönüştürdü: “En doğru rehber bilimdir”. Yani, en yüksek otoriteden bile daha yüksekte olan şey bilimdir. Mustafa Kemal’in “gelecek göklerdedir” gibi diğer söylemlerini veya Geometri kitabını yayınlaması gibi faaliyetlerini bilimi en geçerli, en muteber bilgi türü kılmak adına yapılan çalışmalar (üretilen söylemler) olarak yorumlayabiliriz. Hatta, cumhuriyetin erken dönemlerinde Güneş-Dil teorisi, “Türk kafatasının” antropometrik ölçümleri gibi aslında bilimsel bir temeli olmayıp, Türkçülük propagandası olan ama şeklen bilimsel görünen söylemler de üretildi.

Elbette 100 yıl öncesinde, tüm dünyada bilim bugün olduğu kadar ileri değildi. Cumhuriyetin erken dönem vizyonu, Misak-ı Milli sınırları içindeki etnik grupları tek bir kimlikte birleştirmekti. O yıllarda Avrupalılar da aynısını yapmaktaydı. Örneğin, İsveç’te azınlıklar kısırlaştırılmaya başlanmış, Almanya’da Nazizm yükselmiş, Sovyetlerde etnik ve kültürel farklılıklar reddedilmişti. Milliyetçilik Hindistan’a kadar vardığında, milli bilincin uyanışı dünya siyasetinde sömürgeciliğe karşı bir umut oldu. Türkiye’de ise, TBMM’nin siyasi meşruiyeti milli bilincin yayılmasına bağlıydı ama kül olmuş Osmanlı’dan geriye 20. Yüzyıl’a uygun, muktedir bir kimlik kalmamıştı.

1920-1930’larda siyasette yaygın bir akım da “sosyal evrim” düşüncesiydi. Bu düşünce, tıpkı milliyetçilik gibi, siyaset ve toplumlar üzerinde etkiliydi. Bir toplumun veya kültürün bir başkasıyla kıyaslanamayacağı anlamına gelen “kültürel görecelilik” fikri henüz pek bilinmemekteydi. Dünya genel olarak “ya siyah ya beyaz” algılanıyordu; ilkel ve modern, Batı ve Doğu gibi ikilikler üzerine kuruluydu. Günümüz için artık modern olmayan bu eski dünyada, “modern” demek “evrimde ileri olan” demekti. “Evrimini tamamlayamamış, kimliğini netleştirememiş, arada kalmış” toplumlar ve devletler “üçüncü sınıf” kabul ediliyordu. Avrupalılara göre de Avrupa kültürü ve Avrupa tarihi evrimde ileriydi. Bu yüzden aynı anda hem Hintli hem İngiliz, hem Afrikalı hem Amerikalı, hem Yahudi hem Alman olunması kabul görmezdi. Böyle arada kalmış, kimliğini netleştirememiş olanlar birer “küfürdü”, “doğaya aykırıydı”, toplum için “lanetti”. Bu bağlamda, Hem Türk hem Kürt olunması hem Türkiye’ye hem dünyaya nasıl açıklanabilirdi? Hatta, Türk-Yunan nüfus mübadelesi de bu dönemde gayet normal bir şeymiş gibi yapıldı. Buradan anlaşılacağı üzere; hayatta en doğru rehber bilim olsa bile, sorgulanmayan rehber yanılabilir. Konu “güç” olduğunda demokrasi, din, bilim, tarih vesair her şey birer araç olabilir.

Kariyerini bilimden ayırıp siyasi güce yönlendiren Antonio Gramsci büyük ihtimalle “Mustafa Kemal” ismini çok duymuştu. Ne düşündüğünü kesin olarak bilemeyiz tabi. Belki eleştirirdi belki takdir ederdi… Ama bariz şekilde “Atatürk İnkılapları” ile Grasmci’nin catharsis anlayışı (kültürel devrim) çok benzeşiyor. Öncelikle, yeni bürokrasi ve devlet kültürünün merkezi Ankara oldu. Sosyal yaşamda alfabeden kılık kıyafete, takvimden ölçü birimlerine kadar bir çok devrim yaşandı. Milli eğitimin ve milli ordunun tesis edilmesi ile farklı sınıflardan gençler arasında milli köprüler kuruldu.

O günden bugüne cumhuriyet devrimlerine yönelik “tepeden inme”, “yanlış Batılılaşma” veya “öz-şarkiyatçılık” argümanlarıyla eleştiriler var. Bu eleştirilerin doğruluk payı da var. Denilebilir ki; o dönemin kültürel devrimi tüm vatandaşların rızasını alamamıştı. Cumhuriyetin kurucu kadrosu rıza almak konusunda çok esnek olmasa da, tarihin akışını değiştirmesi ve akılcılığın öne çıktığı modern bir toplum kurma çabasıyla farklı kesimleri bir araya getirdi. Onca sömürü, savaş ve işgalden sonra milletin bekasını taahüt etmek, çoğunluğun rızasını almak için yeterliydi. “Kuvvay-ı Milliye destanını” ve “yeni bağımsız cumhuriyeti” ortak payda yapmak suretiyle Birinci Cumhuriyet muktedir oldu.

Yeni Türkiye

“AK Parti, Yeni Türkiye’nin en önde gelen figürüdür” desek, herhalde kimsenin itirazı olmaz. Cumhuriyetin kuruluşuyla AK Parti dönemi arasında geçen zamanda o kadar çok şey oldu ki, birbirlerini doğrudan etkilediklerini iddia etmek akıl ve mantık bakımından çok zor. Bu iki dönem arasında, iki iktidarın da hiç görmedikleri savaşlar, hiç bilmedikleri krizler, hiç duymadıkları fikirler ve hiç karşılaşmadıkları başka iktidarlar geldi geçti. 1945’ten 2002’ye gelene kadar, Türkiye farklı tehlikeler atlattı, cumhuriyetin pusulası bilimsellik olmaktan çıktı, medya ve sivil toplum boyut atladı. Sanayide ve teknolojide çağ değişti.

Evet, tekrar başa, yani Weber’e dönüyoruz: AK Parti ile başlayan Yeni Türkiye döneminin de “karizmatik lideri” belli: Recep Tayyip Erdoğan. Son yıllarda dünyada görülen sağ-parti kökenli liderlere baktığımızda, Erdoğan’ın siyasi kariyeri biraz farklı. İktidara geldiğinde arkasında vatandaşların desteği olduğu kadar Batı medyasının da desteği vardı. Cumhuriyetin pusulasını saptıranlar “ikna odaları”, Kürt ırkçılığı gibi akıl dışı işlerin peşindeyken, diğer tarafta “inanç özgürlüğü, demokrasi, ekonomide istikrar” hedefleri olan AK Parti iktidar oldu. Bu tabloda Recep Tayyip Erdoğan, birleştirici bir lider olarak toplumun önüne çıkıyordu.

Arkasındaki güçlü kamuoyu desteği, karşısındaki muhalefetin bir türlü güven tazeleyememesi, partisinin yakaladığı yüksek oy oranları Başbakan Erdoğan’a tüm Türkiye adına konuşma yetkisi vermese bile, bunu yaptığında meşru karşılanıyordu. Üstelik bunu dış işleri alanında yaptığında Batılı liderler de durumu yadırgamıyor, sanki kendi ülkelerinde de öyleymiş gibi karşılıyorlardı. Bir siyasetçi olarak Erdoğan, var olmayan bir yasal yetkiyi bir şekilde var etmiş ve meşrulaştırmıştı. “Milli irade” söylemi ile bu yetkiyi genişletiyor veya “darbeci muhalefet” söylemi ile bu yetkiyi savunuyordu. Bugün gelinen noktada ise, yargının bağımsız olduğu ve Cumhurbaşkanlığı’nın etkisi altında olmadığını ikna edici biçimde göstermek çok güç. Bürokrasinin tamamında ise AK Parti hakimiyeti olduğu kamuoyunun malumu.

Erdoğan iktidara geldiğinde, Türkiye yeni bir başlangıç yapıyor gibiydi. Hatta kendisi de öyle. Ancak, Erdoğan iktidara eli boş gelmedi. Geçmişiyle ve külliyatıyla geldi. Siyasette akıl dışı işlerin peşinde koşan demode bir kesimi “Kemalist” olarak tanımladı. Bu tanım, zaman zaman cumhuriyetin erken dönemlerine kadar genişletildi. İşte bu noktada “sonsuz geçmişimiz” ray değiştirdi. Osmanlı ve Selçuklu dönemleri, başka bir deyişle, İslamiyet sonrası Türk tarihi “sonsuz geçmişe” referans noktası oldu.

Geçmişin nasıl manipüle edileceği konusu tüm iktidarlar için çok önemli. Nasıl cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Türkçülük akımı etkisiyle beraber Osmanlı olumsuz görülüp, Orta Asya tarihi resmi tarihimizin bir parçası olduysa; Osmanlı padişahları ve Selçuklu figürleri de şimdiki sosyal gerçekliğimizi şekillendiriyor. Türkçülük akımı ve milliyetçilik yerine, özellikle Cumhur İttifakı’ndan önceki dönemde, AK Parti’nin duruşu daha ziyade “ümmetçi” bir duruştu. Bu yüzden de Türk tarihinin İslamiyet öncesi mi, İslamiyet sonrası mı esas alınacağı önemli bir detay.

Foucault’nun denklemine geçersek: Yeni Türkiye’de bilimsel bilgi herkese lazım bir şey olarak görülmedi. Toplumsal yaşamın düzenlenmesi için dini bilgiye başvuruldu. Nitekim cihan imparatorluğu Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye zamanında da öyleydi. Cumhuriyetin 1945 sonrası döneminde yayılan “Türk-İslam Sentezi” teorisi, ilerleyen zamanda hem AK Parti’nin milliyetçi oyları almasını, hem de Cumhur İttifakı’nın kurulmasını mümkün kıldı. Bu süreçte, AK Parti iktidarı İstanbul’da yeni camiler inşa etti, eğitim sistemini dini çizgiye çekti, Diyanet İşleri’nin kontrolü dışındaki dini yapıları meşrulaştırdı. Dini söylem ve icraatleri, cumhuriyet felsefesine kıyasla, uç noktalara çekti. Dini bilginin esas alınmasını ise Recep Tayyio Erdoğan bir çok farklı biçimde bizzat söylemleştirdi: “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek”, “dindar nesil yetiştirmek”, “Kudüs üzerinden ümmetin kahramanı olmak”, “Türkiye’nin %99’unun müslüman olması”, yeni muhafazakar düşünce kuruluşları ve sivil toplum örgütleri gibi, onun önderliğinde söylemler üretildi.

Tüm bu değişikleri Gramsci sayesinde daha net anlamlandırabiliriz: Resmi tarihin ve muteber bilginin bir daha değişmesi, İslami sivil toplum yaratılması, imam hatiplerin yayılmasıyla farklı sınıflardan gençler arasında inanç köprüleri hedeflenmesi gibi faaliyetler kültür devrimine işaret ediyor. Gramsci’nin catharsis yorumunu bu iktidarda da görüyoruz ve yine kültür devrimi tek başına muktedir olmaya yetmiyor. Daha doğrusu, kültür devrimini başarmak için entelektüel altyapı ve yeni kültüre razı gelen bir toplum gerekiyor. Bugünün iktidarı, özellikle son yıllarda, sık sık kaba kuvvete ve yargıya başvurarak razı gelmeyenleri bastırıyor, ifade özgürlüğü ve insan hakları alanlarını daraltıyor. Ancak, bulunduğumuz zaman itibariyle, “kurucu hükümet” gibi bir vasfı veya milletin bekası gibi bir taahüdü yok (popülist söylemler dışında). Erdoğan’ı da “kuratırıcı lider” olarak görenler yalnızca kendi tabanı ve bu taban Türkiye toprakları ile sınırlanmış durumda. Bu kutuplaşma ortamı, iktidarda kalmaya katkı sağlıyor olabilir ancak muktedir olmak için gereken birleştiriciliği ve entelektüel kapasiteyi engelliyor.

Sonuç

Bildiğiniz üzere, Avrupa’da kimi ülkelerde krallıklar, hanedanlıklar hala varlığını devam ettirmekte. Aynı şekilde “Vatikan” adıyla, Avrupa hanedanlıklarıyla tarihi ilişkisi olan teokratik güç odağı Papalık da var olma gücünü devam ettiriyor. Bunlar, içinde bulundukları toplumlarda eski anlamlarına ve güçlerine sahip olmasalar da, kurumsal yapılarını devam ettirebiliyorlar. “Sonsuz geçmişleri”,  karizmatik liderleri, muteber sayılan bir bilgi birikimleri (dini, siyasi veya geleneksel), bilgilerini söyleme dönüştürme kapasiteleri, ekonomik sermayeleri, kurumsallaşmaları ve kültürel etki alanları devam ederken sadece yasal ve bürokratik yetkilerinin sınırlanması hayati bir tehdit değil.

Örneğin, İngiltere’de iktidarda Ali Kemal’in torunu Boris Johnson var. Ancak İngiliz Kraliyet Ailesi ve II. Elizabeth’in oturduğu tahtın “sonsuz geçmişi” var. II. Elizabeth gibi popüler kültüre nüfuz etmiş bir lider var. İktidarda demokratik rejim olsa da, somut bir anayasası olmayan İngiltere’de ve farklı rejimlerin iktidarda olduğu eski sömürgeler olan 16 farklı ülkede[6] İngiliz monarşisi hala muktedir. Çünkü monarşinin sembolik değeri, medyada ve günlük hayatta her ne kadar fasülyeden bir değermiş gibi bahsedilse de, aslında meşru gücün referans noktası. Windsor hanedanlığı sadece İngiltere’de değil, “eski” sömürgelerde de sembolik değeriyle, Commonwealth[7] topluluğuyla ve sivil toplumuyla “birleştirici bir kültürel güç” olmaya devam ediyor hala.

Devrimler ve savaşlar sonucunda bazı Avrupa ülkeleri de anayasal cumhuriyet sistemini benimsemişlerdir. Mesela ABD, Fransa ve Almanya, monarşinin olmadığı Batılı cumhuriyetler. Tıpkı İngiliz monarşisinin kıtalararası muktedir olması gibi, ABD de “özgür dünyanın lideri” iddiasıyla uluslararası muktedir bir güç olarak kalmak istiyor. Rusya, Çin, İran gibi ülkeler AB-ABD hegemonyasına karşı çıkarken, bir yandan da Marksist, Maoist veya İslamcı doktrinler kullanarak kendi içlerinde gücü tek merkezde topluyorlar. Amerika Birleşik Devletleri de aslında İngiliz monarşisine karşı devrim yaparak kurulmuş bir anayasal cumhuriyet. Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti, ABD’ye benziyor ama yukarıda adı geçen ülkelerin hepsinden farklı olarak; Türkiye Cumhuriyeti devrim ihracatı yapmak yerine, kendi içinde yeni devrimler arıyor.

 

 

[1] 1864-1920

[2] Birinci Reich: Kutsal Roma İmparatorluğu, İkinci Reich: 1918’de Versay Antlaşmasıyla yıkılan Alman İmparatorluğu, Üçüncü Reich: Nazi rejimi

[3] 1926-1984

[4] 1891-1937

[5] Catharsis, aslında antik Yunan dönemi filozofu Aristoteles’in şiir ve tiyatroda trajediyi tanımlamak için kullandığı bir terim. Gramsci, bu terimi orijinalinden çok farklı bir anlamda, bir toplumsal değişimi kastederek kullanıyor (Baldacchino, 2011)

[6] Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Barbados, Bahamalar, Grenada, Saint Lucia, Saint Vincent, Antigua & Barbuda, Saint Kitts, Belize, Fiji, Solomon Adaları.

[7] Tanzanya, Kamerun, Kenya, Nijerya, Gana, Güney Afrika, Uganda, Singapur, Hindistan, Malezya, Pakistan, Bangladeş dahil toplam 53 üye ülke.

Ayrıcalıklı Üyelik

Anket verisi ulaşılmaz olmak zorunda değil. Ayda 10 lira vererek hem TürkiyeRaporu.com araştırmalarına destek olabilir hem de her ay Türkiye çapında 2 anketin detaylı sonuçlarına ulaşabilirsin. Daha fazla bilgi edinmek için tıkla.

İlgili Gönderiler

Önerilenler

Haber bültenine kayıt olmayı unutmayın