Share on facebook
Share on twitter
Share on email
Share on whatsapp

Kasabalılaştırdıklarımızdan Mısınız?

2009’da rahmetli Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’ten “Antropolojiye Giriş 101” dersi aldım. Böyle bir giriş herkese nasip olmaz ama ben ve sınıf arkadaşlarım çok şanslıydık. Bir gün, bir derste 1990’lı yıllarda katıldığı bir TV programından bahsetti. Anlattığına göre öyle bir şey söylemiş ki, bu program son olmuş ve bir daha kendisini hiçbir TV programı davet etmemiş: “Türkiye’de ne kentleşme sorunu ne de köylü sorunu var. Türkiye’nin esas sorunu kasabalı sorunudur”, demiş. Akabinde, Türkiye nüfusunun çoğu kentlerde ve köylerde yaşarken çok azı (%6 civarı) kasabalarda yaşamasına rağmen, T.B.M.M.’nin %50’sinden fazlasının “kasabalı” olduğuna dikkat çekmiş. Bunu, esas sorunun kentli-köylü sorunu olduğu düşünülen yıllarda yapmış. İlk başta bir temsil sorunundan bahsetmiş gibi geliyor ama Bozkurt Hoca’ya göre “kasabalılık” neden “esas” sorun?

Bozkurt Güvenç ile benzer bir yaklaşımı daha yakın zamanda Prof. Dr. İlber Ortaylı da sergiledi. 2014’te Hürriyet için Ahmet Hakan ile yaptığı bir söyleşide “kasabalı sorununa” değindi. Hem de daha açık ifadeler kullandı:

Bizde büyük şehirlerin varoşlarında köylülük var sanılıyor. Hayır efendim… Büyük şehirlerin varoşlarında egemen olan kasabalılıktır.

Bu söyleşide İlber Ortaylı “kasabalılık” kavramını köylü ve kentli gibi üretmeyen, sadece talep eden bir nüfus olarak tarif ediyor:

Bugün Türk kasabasının üretimi fevkalade düşüktür, yaratıcılığı azalmıştır. Bu nedenle her şeye kapalı ve her şeyi istiyor. Memur olmayı düşünen bir kasaba var […] Üretmeyi unutmuş, endüstriyel merkezde de üretim kapasitesi düşmüş, özgün sanatları yerine getiremeyecek çoğunlukta insanlar bunlar […] Köyün tabiatla mücadele kapasitesi vardır, bunlarda yok. Siz sanıyor musunuz ki varoşları dolduran insanlar, köylüler gibi havayı, suyu, toprağı tanıyor?” (Hürriyet Gazetesi, 22 Ekim 2014)

 

Bu söyleşi dışında da İlber Ortaylı “kasabalı” kavramını ara sıra kullanıyor. Örneğin, 2016’da Alman parlamenter Cem Özdemir’i eleştirmek için kullandı. Geçtiğimiz Eylül’de Türk milliyetçiliğinin geldiği noktayı eleştirmek için kullandı. Bu eleştirilerine baktığım zaman da “kasabalıyı” yeni fikir üretmeyen, içine kapanık, farklılıkları kabullenmeyen, belirli kliklere bağımlı ve günübirlikçi bir karakter canlanıyor kafamda. Bozkurt Güvenç’in tam olarak bu anlamda kullandığını iddia edemem. Yine de çok yakın anlamda, yani “köylü” kadar üretmeyen veya “kentli” gibi girişimci olmayan ama aracılıkla, komisyonla, faizle veya kamudan geçinen garantici bir topluluk anlamında kullandığını düşünüyorum.

Şimdiki meclis ne kadar “kasabalı”, neye göre?

Doç. Dr. Hasret Dikici Bilgin’in “Neden bu kadar çok yeni milletvekili var?” yazısına istinaden, ben de neden bu kadar çok eski milletvekili var diye sordum. Hasret Hoca yazısında yeni milletvekillerinin artmasına ve bunun siyaset bilimi literatüründe nasıl yorumlanacağına odaklanıyor. Ben de meclisimizde uzun yıllardır görev yapan tecrübeli vekillerimize odaklandım.

Bozkurt Güvenç ve İlber Ortaylı’nın dikkat çektikleri “kasabalılık” kavramı mevcut T.B.M.M ile ne kadar, hangi açılardan örtüşüyor diye merak ettim. Şu anda mecliste olan milletvekilleri en az 1 dönem erken seçimde seçildiler. Bu yüzden henüz 1 veya 2 dönemdir milletvekilliği yapanları ayırdım. Sadece, en az 3 dönemdir milletvekili olanlara odaklandım. Bu kıdemli milletvekilleri Türkiye’nin yasama organı T.B.M.M. bünyesinde ülkemiz ve geleceğimiz üzerinde en az 10 sene boyunca söz sahibi. Kıdemli vekillerin sayıları 229 ¹. Bu 229 milletvekilinin seçildiği illeri ve siyaset dışında mesleklerini T.B.M.M internet sitesinden araştırdım. 500000 sınırı koyarak söz konusu milletvekillerinin seçildikleri illeri nüfuslarına göre ayırdım. Milletvekillerini ise partilerine ve mesleklerine göre gruplara ayırdım.

Önce 229 vekilin seçildiği illere bakalım: 41 tanesi (%22’si) 500 binden az nüfusu olan illerden geliyor. Bu illerin çoğunda AKP’nin oy oranının en az %60 olduğu düşünülürse, 41 vekilin çoğu AKP’li milletvekilleri. Bu iller arasında nüfusu 500 bine yakın olanlar da var, 100 binin altında olanlar da var. Bazıları gerçekten kasaba ölçeğinde ama bazıları da küçük bir şehir nüfusuna ulaşmışlar. Nüfustan bağımsız olarak, gerçekte ne kadar kırsal veya kentleşmiş oldukları da değişken. Yine de hiçbirini “büyük şehir” veya metropol olarak düşünemeyiz. Metropol olarak nitelendirebileceğimiz İstanbul’dan gelen 43 vekil var. Geriye kalan 145 milletvekili nüfusu 500000’den fazla ve İstanbul’dan küçük illerimizden seçilmişler.

En az 3 dönemdir seçilen 229 vekilden 56’sı (%25) hukukçu. Diğer meslek gruplarından hiçbiri 30 kişiyi aşamıyor. Hukukçulardan sonra, sırasıyla, en çok bürokratlar, iktisatçılar (ve maliyeciler), akademisyenler, hekimler ve mühendisler var. En azınlıkta olan meslek grupları özel sektördeki geçmişleriyle öne çıkan vekiller ve yüksek teolojik eğitim almış ilahiyatçı vekiller. Bu iki grubun sayıları hemen hemen aynı. Buraya kadar saydığım meslek gruplarından ayrı tuttuğum bir de “siyasetçiler” grubu var. Ayrı tutmamın sebebi bu gruptakilerin bir kısmının aktivizm ve sosyal girişimcilik geçmişleriyle öne çıkarken, bir kısmının da öne çıkan bir faaliyetinin bulunmaması ². Eğer “siyasetçileri” de sıralamaya koysaydım, hukukçulardan sonra en kalabalık 2. meslek grubu olacaklardı.

Şimdiki meclisimizin en kıdemlilerine baktığımız zaman yukarıda anlattığım profili görüyoruz. Bu profil için kesin bir şekilde “kasabalı” veya değil diyemeyiz. “Kentli”, “köylü”, “kasabalı” kavramları göreceli kavramlar ve aralarında geçişler var. Üstelik burada yaptığım nüfusa göre gruplandırma yaklaşımı oldukça yüzeysel bir yaklaşım. Mesela 100 binden az nüfusu olan bir yer için kasaba demekte zorlanmayız belki ama gerçekten emin olmak için bu yerleşim yerinin nasıl yönetildiğini, ne kadar şehirleştiğini de hesaba katmalıyız.

Anadolu’da, büyükşehirlerdeki prestijli okullara ve ayrıcalıklı çevrelere erişimi olmayan insanların kendi deneyimlerinden bildikleri ve saygın kabul ettikleri belirli meslek grupları var. Bunlar doktor, mühendis, hukukçu, bankacı, bürokrat, asker, polis, din adamı gibi meslekler. Üstelik iyi devlet okullarında ilgili bir bölüm kazanıp bu mesleklerden birini edinmek cumhuriyetimizin Anadolu’nun ayrıcalıklı olmayan insanlarına sunduğu bir imkan. Haliyle, kendileri edinememiş olsa da, insanlar çevrelerinde gördükleri, saygı duydukları bu meslek gruplarına çocuklarını yönlendiriyorlar.

İşin bir de başka yüzü var. Anadolu’nun ayrıcalıklı olmayan insanları, çocukları gelecekte statü kazansın, belki göç edip büyükşehirde güvenli bir iş bulsun diye bu meslek gruplarına yığılıyorlar. Çünkü bu meslekler aynı zamanda kamu sektöründe en çok kadro ve iş fırsatı olan meslek dalları. Devlet üniversiteleri, hastaneleri, bankaları ve daha birçok kurum bu meslek dallarından insan seçiyorlar. Üstelik bu mesleklerle ilişkili diğer meslekler de bu rağbetten pay alıyorlar. Mesela, eğer çocukta doktor, mühendis, savcı, milletvekili olacak ışık görülmüyorsa dönemin kamu atamalarında popüler diğer dallara yönlendiriliyor: öğretmenler atanamıyorsa sağlık personeli, o da atanamıyorsa diyanet personeli gibi… İşin bu yüzünde, bir cumhuriyet projesi ve hayalleri olan vatandaşlar göremiyoruz. Aksine, İlber Ortaylı’nın deyimiyle “memur olmak isteyen kasabalı” profiline daha yakın. Bu yüzden, meclisin kıdemlileri arasında temsil edilen meslek grupları çok az görünse bile, bunu bir temsil probleminden ziyade, aslında ülke çapında bir sosyal fenomenin temsili olarak yorumlanabilir.

Kamuda veya özel sektörde, kurumsallaşmış hiyerarşi içinde yıllarca çalışan kişiler için sorumluluk almak belki bir girişimci, yönetici, siyasetçi veya esnaf kadar sık lazım olmayabilir. Hızla post-modernleşen ve bireycileşen dünyamızda “inisiyatif almamak” veya sorumluluktan kaçınmak artık arzu edilmeyen davranışlar oldu. Bunun Türkiye’deki yansımalarından birine örnek CHP’nin uzun zaman taşıdığı “memur zihniyeti” etiketidir. Buna karşın Erdoğan’ın alametifarikası sık sık inisiyatif alması, kendisini sorumlu ilan etmesi. Üstelik Erdoğan bu imajı taşımakta artık zorlanırken, şu anda kıdemli vekiller arasına en çok memur ve bürokrat yerleştirmiş olan partiler AKP ve MHP. Buna rağmen, Cumhur İttifakı için “memur zihniyeti” benzeri bir etiket üretme inisiyatifini de mecliste kimse alamıyor. Mecliste partilerin sundukları önergelere bakınca, muhalefetin yüzlerce önergesinden hiçbirinin (0/425) kabul edilmemesi de sorumluluk alarak değil, talimat alarak oylama yapıldığını gösteriyor.

Türkiye olarak parayı girişimcilik ve inovasyon yerine bildiğimiz, somut ve garanti iş olarak gördüğümüz inşaata gömmenin sonuçlarını gözlemlediğimiz şu yıllarda, sonuç yerine süreç odaklı yaklaşımların önemini daha iyi anlıyoruz, değil mi? Geldiğimiz noktada Türkiye’de en çok şikayet edilen konular üretim olmaması ve işsizlik. Bu sorunların aşılması için risk alabilen yatırımcılar, girişimciler ve bunları koruyacak adil rekabet ortamı olmalı. Bu insanlar üretimi, istihdamı arttıran inovatif projeler geliştirilebilmeli. Elbette bu insanları yetiştirecek eğitim sistemi de olmalı. Böyle bir süreç inşa edilmeli. Üstelik bu süreç sadece ayrıcalıklı yerlerde, ayrıcalıklı vatandaşlar için değil, herkes için her ilde işlemeli. Milli ve kamusal bir süreç olmalı. Ancak, kasabalının üretime katkısı düşük olduğu için böyle süreçlerle fazla ilgilenmez. Üretim süreci özgünlük ve yenilikçilik gerektirir. Farklılıkları bir arada kabullenerek yönetilebilir. Bunlar maliyetli işlerdir ve sorumluluk ister. Sizce kıdemli vekiller son 10 yıldır ilgilenmeyen tarafta mı, sorumluluk alan tarafta mı? Veya ikisinin arasında mı? Cevabınız, aynı zamanda meclisin ne kadar “kasabalı” olup olmadığını da söyleyecek.

Aslında ilgileniyormuş gibi yapmak da o kadar zor değil. Süreç yerine sonuç odaklı kimseler için taklitçilik ve yüzeysellik hızlı sonuç almanın yöntemleri olabilir. Pekiyi ama bu yöntemler bir devamlılık kazanırsa, kurumsal hale gelirse ne olur? O zaman hedefleri kısa vadeli olan, ne üretimde ne tüketimde risk almadan, katkı sunmadan sermaye biriktirmeyi sağlayan bir süreç ortaya çıkar. Böyle bir süreç üretkenlik ve inovasyon karşısında kırılgan olacağından, herkese açık şekilde işleyemez. Belirli sınırları olmalı, korunmalı. Dolayısıyla, yeniliklere ve farklılıklara karşı bir duvar örülmeli. Bu nitelikte bir sürecin aktörleri sürece sadık kalmak, duvarı fazla aşmamak zorundalar. Birbirlerinin sadakatlerine ailelerine güvendikleri gibi güvenmeliler. Bu bağlamda farklılıkları tanımayan bir muhafazakarlık geliştirmek, yenilikleri reddetmek, yetkiyi ve sermayeyi en yakınlarla paylaşarak içine kapanmak kasabalılığın kurumsallaşmasıdır. Bir bütün olarak bu kurum, sadakati sorgulanmayan kliklerin varlığına muhtaçtır.

Son 10-15 yılda Türkiye’de birçok inovasyon, dijital ürün yasaklandı. Bunların bazıları sonradan yasallaştı. Hepimiz Twitter, Wikipedia, Youtube, Uber yasaklarını hatırlıyoruz. Örneğin bir kent inovasyonu olan Uber’in yasaklanması ve yerine yerlisinin de koyulmaması, kasabalının üretime ve inovasyona dayalı kentleşmeye tepkisi açısından güzel bir örnek. Son günlerde blockchain teknolojisi için de benzer kaygılar yaşanıyor. Hem de dünya çapında böyle bir kaygı var. “Kasabalılık” Türkiye’ye özgü bir kavram olarak düşünülmemeli. Ancak, bazı vekillerimizin inovasyona karşı “fazla düşünmemek lazım” yaklaşımını hatırlayınca, sorunu kendi kendimize büyüttüğümüzü söyleyebiliriz.

 

Onur Gerey

 

1 – 3 kişi yakın zamanda vefat ettiği için mevcut sayı 226
2 – Aralarında geçmişteki faaliyetleriyle ilgili tbmm.gov.tr’de bilgi verilmemiş olanlar da olabilir.

Ayrıcalıklı Üyelik

Anket verisi ulaşılmaz olmak zorunda değil. Ayda 10 lira vererek hem TürkiyeRaporu.com araştırmalarına destek olabilir hem de her ay Türkiye çapında 2 anketin detaylı sonuçlarına ulaşabilirsin. Daha fazla bilgi edinmek için tıkla.

İlgili Gönderiler

Önerilenler

Haber bültenine kayıt olmayı unutmayın